KENDİMDEN UTANDIM!

KENDİMDEN UTANDIM!

KENDİMDEN UTANDIM!

Ertuğrul Özgün

05 Eylül 2018, 17:46
  Yıllar sonra ilk defa uzun bir tatil yaptık. Dağın, ormanın,  yağmurun, çisenin, günesin, kumun ve denizin tadını çıkardık.
Bazen bizi eve hapsetmek isteyen yağmurun iri damlalarının darbelerine baş kaldırıp altında ıslandık, dudaklarımızın arasından akan yağmur suyunu yudumladık. Bazen özgürlüğü temsil eden dağların doruklarına çıkıp, rüzgâra karşı alnımızı ve kollarımızı açmamıza engel olmaya çalışan dumana ve sise karşı, gözlerimizi kısarak hep yükseklere, tepelere, doruklara, hep uçlara doğru yürüdük. Bazen güneşin vitamin dolu ışınlarını tüm hücrelerimizde hissettik.  Bazen rüzgârın savurduğu kum taneciklerinin nefesimizi kesmesini, tenimizde oluşturduğu sızıyı hissettik. Denizin serin sularının vücudumuzu okşamasının verdiği hazla daha derinlere, daha maviye doğru denizle birlikte akmak istedik. Hem yeni dostlar, dostluklar edindik, hem eski ve özel dostlarımızla birlikte olmanın yıllar sürmüş özlemini giderdik. Sevdiğini göstermenin, sevildiğini hissetmenin hazzını yaşadık. Sevindik.
Hep güzel şeyler olmadı elbet. 24 yaşındaki bir gencin, ailesinin hatalı tutumu yüzünden, kendini dördüncü kattan atıp intihar etmesine de başından sonuna kadar birebir şahit olduk. Üzüldük.
Zamanla sınırlı her şeyde olduğu gibi zaman doldu ve ayrıldık.
Tatil dönüşü işe başladığımızın birinci gününde yaşadığımız küçük bir gerginlikten sonra, ikinci gün bir arkadaş grubuyla, her zaman buluştuğumuz mekânlardan birinde uluştuk. Biz bir araya gelince ne konuşulur? Elbette memleket meseleleri, siyaset, toplumsal olaylar…
Yine hararetli konuşmalar oldu. Kimi zaman birimiz konuşurken diğerlerimiz dinledik, kimi zaman birbirimizin sözünü kesip araya girerek, karşı tarafa kendi fikrimizi dayattık. Bazen kahkaha attık, bazen hüzünlendik, bazen geleceğimizle ilgili endişeler duyduk. Ama sonunda her zamanki gibi ortak bir kanaat üzerinde uzlaşıp dağıldık. “Bütün bir memleket olarak sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz ve birlikte hareket etmeliyiz.”
Biz, iki arkadaş, metrobüse kadar yürümek için yola koyulduk. Hem sohbet ediyor hem de kalabalık yaya kaldırımından diğer insanlara çarpmadan yürümeye gayret ediyorduk.
Bir ara kaldırımda bir tıkanma yaşadık. İnsanlar tek tek geçiyordu. Önümüzde ne olduğunu göremediğimizden, geçenleri takip ederek yürüdük. Hem sohbet edip hem yürüdüğümüz için önümdeki arkadaşımı takip ediyordum. Yürürken gözüm kaldırımın kenarında yürütece dayanarak duran yaşlı bir kadına takıldı. İki eliyle yürütece tutunmuş, gövdesinin ağırlığını kollarına vermiş, insanların geçmesini bekleyen yaşlı bir kadın. Biran durup onun geçmesine yardımcı olmayı düşündüm ama arkamdan gelen yoğun insan akışı, bunu yapmama engel oldu. Tam yaşlı teyzenin yanından geçiyordum ki dudaklarından dökülen belli belirsiz şu sözler yüreğime oturdu. “Şuraya bakın. Yaşlı ve sakatlar bekliyor. Gençler geçiyor.” Gözlerim bu sözleri mırıldanan dudaklardan yukarı doğru yönelip kırışmış göz kapaklarının arasından sorgulayan gözlerinde kilitlendi. Bir an annemi gördüm bu gözlerde. Sonra evlat olmaktan, öğretmen olmaktan ve hatta insan olmaktan utandım. Özür dilemek istedim ama yapamadım.
Ani bir hareketle arkamdan gelen kalabalığın önünde dikilerek ellerimle yaşlı teyzenin tutunduğu yürütece dokunup insanların orada bekleyen yaşlı teyzenin farkına varmasını sağladım. İnsanlar aralanınca teyze yürüteciyle kaldırımda yürümeye, o yürüdükçe de ünündeki kalabalık açılmaya başladı.
Arkasından bakarken az önce konuştuğumuz, memleket gerçekleri, insanımızın ulaştığı bencillik düzeyi 

Yorum Gönder

@name x