“EYLÜLE KADAR”

“EYLÜLE KADAR”

“EYLÜLE KADAR”

Ertuğrul Özgün

26 Nisan 2019, 12:07
 “EYLÜLE KADAR” BİR YETİŞ SEKİZ KUŞAĞI HİKÂYESİ… 

Tüm dünyayı saran özgürlük ve savaş karşıtlığı akımını temsil eden 68 Kuşağı’ndan farklı olarak yalnız bizim ülkemize özgü bir kuşak vardır. “Nevi şahsına münhasır” özelliğinden dolayı dünyaca pek bilinememiş, üzerinde tartışılamamış ve kendini ifade edememiş bir kuşak… Henüz tescillenmemiş olsa da bu kuşağın adı; “78 Kuşağı” dır. Ben bu kuşağı “kayıp kuşak” olarak adlandırmayı daha uygun bulmuşumdur. Açık ve net olarak bu kuşağın iki tarafı vardır. Devrimciler ve Ülkücüler… Bu kuşağın devrimcileri, 68 kuşağı tarafından: Silah kullanmaya yönelmiş, siyasal fikirlerle uğraşmaktansa tüm yaşanabilecek güzel şeyleri devrimden sonraya ertelemiş bir kuşak olarak tanımlanmıştır. Aşk, eğitim, felsefe, aile gibi sosyal bir insanın, yaşama ihtiyacı duyduğu her şeyin, bu kuşak tarafından devrim sonrasına ertelendiği kabul edilmiştir. Bu kuşakta bir de diğer taraf vardır.

Türk Milliyetçileri… Bir diğer deyişle “Ülkücüler.” Onlar Türk devletini ve bu devletin varlık nedeni olan Türk milletini, özgür, bağımsız, maddi ve manevi bütün değerleri ile birlikte, sınıflar arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırarak mutlu ve zenginleşmiş bir şekilde ilelebet yaşatma mücadelesi yolunu seçmiş olanlardır. Yeryüzünde başka bir örneği olmadığı için egemen güçler tarafından bu yanları ile hiç bir zaman anılmak istenmemişlerdir. Onları tanımlamak için Avrupa’da cereyan eden fikir ve siyaset akımları araştırılmış ve Avrupa’da uygulanmış isimlerle yaftalanmışlardır. Naziler, faşistler gibi. Onlarsa, fikirlerinin temeline oturttukları Türk Milletine bile, kendileri hakkında ileri sürülen iddiaların doğru olmadığını anlatma şansı bulamamışlardır. Oysa Türk Milliyetçilerinin; gelişmeci, sosyal adaletçi, paylaşımcı ve aksiyoner fikirleri vardır. Onlar, devrimciler tarafından, kontrgerilla(karşı devrimci) devrimi engelleyen Amerikan ajanı, ırkçı, kafa taşçı, faşist, kaba kuvvet kullanmaktan başka bir şey bilmeyen, entelektüel bir birikimi olmayan bir topluluk olarak algılanmış ve öyle tanıtılmışlardır.

Bu algı ancak, 12 Eylül İhtilalı’ndan sonra aynı hücreyi paylaştığı, asker öldürmekle suçlandığı için her gün nöbeti devir alan askerin yanına çağırıp coplayarak nöbete başladığı, devrimci Erdal Eren’in maruz kaldığı işkenceye üzüldüğünden, kendini Erdal Eren diye tanıtarak onun yerine işkence gören ülkücü Mahmut Erenleri tanıdıklarında değişmiştir. Onlarsa, Devletle Mamak’ta tanıştılar. Ülkesinin semalarında ay yıldızın sürekli dalgalanması, İstiklal Marşının özgürce, başı dik şekilde söylenebilmesi için canını veren insanlara Devletinin askerleri tarafından günde birkaç kere zorla İstiklal Marşı söylettirilmesinin mantığını anlayamadılar. İdeolojisinin önde gelen isimlerine bile “fikrimiz iktidarda biz neden hapisteyiz” dedirtecek kadar devlete bağlılık derecelerinin, devlet ve yöneticiler arasındaki kavram farklılığını ayıramamış olmanın çelişkisini yaşadılar.

İnsan haysiyetine yakışmayan işkencelerle, uzun süre zindanda geçen mahkûmiyetleri sırasında “Sana mı kalmış ülkeyi kurtarmak” sözü kanlarını dondurdu onların. Ve suçu sabit olmadan, “bir birinden, bir diğerinden” diyerek eşitlik sağlansın diye arkadaşları idam sehpalarına gönderilince, devletin gerçek sahiplerini tanıdılar. Mahkeme sürerken, balistik incelemeler sonunda aynı silahla hem devrimci hem ülkücü gencin vurulduğunu gördüklerinde aralarına sızanlar olduğunu fark ettiler. Hayatta kalanlarının büyük bir kısmı, uzun yıllar süren yargılamalar sonunda ceza evlerinden çıkabildiler. Devrimcilerin sanat ve edebiyat alanında ağabeyleri vardı. Mahkemeleri tamamlanarak hapishanelerden çıkan devrimci arkadaşlarına kol kanat gerdiler. Onlar için filimler çevirdiler kitaplar yazdılar. Ülkücülerin, birikmiş sermaye sahibi olan işverenleri, devlet kadrolarında yerleşmiş yüksek bürokratları, silahlı kuvvetler içinde üst düzey komuta kademesinde yer alan ağabeyleri yoktu. Kadere inançlarından dolayı kaldıkları yerden hayata tutunmak için yeniden başladılar. Yeniden başlayanlar, yeniden kaybetme korkusunu hep yaşadıklarından daha ürkek oldular. Kurdukları düzen bozulmasın, çocukları da kendi yaşadıklarını yaşamasın diye onları çoğu zaman sosyal olaylardan geri çektiler. Çoğu zaman çaresizlikleri ve güvensizliklerinin yanında inançlarının verdiği kadercilik arasında sıkışıp kaldıkları için kendi önderlerini de çıkaramadılar. 68 kuşağı kendilerini tanımlarken; ilerici bir gelenek oluşturan entelektüeller olduklarını ve kıstırılarak öldürüldüklerini savunurlar. 78 Kuşağı için ise siyasal birikim oluşturmak yerine daha çok silahla uğraşan bir kuşak olarak bahsederler. Birbirinden farklı görüşler ileri sürülse de herkesin ortak kanaati: 78 Kuşağının “kayıp kuşak” olduğudur.

İşte bu kuşağın “ülkücülerini” yazdım EYLÜLE KADAR’ da. Ülkücü Sinan’ın bakış açısıyla; Çocuk denilecek yaşta, sisteme karşı yürüttükleri kavgada gençlik örgütlerine nasıl katıldıklarını, yaşamadıkları çocukluklarını, yaşamayı erteledikleri gençliklerini, çatışmalarını, fikir ayrılıkları yüzünden yüreklerine gömüp, sevdiklerine açıklayamadıkları sevdaları yüzünden yaşadıkları kalp acılarını... Bu kitabin okur kitlesi dönemi yaşayanlar olarak düşünülse de gönlüm bütün gençlerin okumasından yana… Özellikle de Ülkücü gençlerin…

Yorum Gönder

@name x